Paylaş

Sosyal Bilimlerde Kavram Geliştirme Çalıştayı Gerçekleştirildi

‘Eleştirel Yaklaşımlar Çalıştayları’nın ikincisi ‘Sosyal Bilimlerde Kavram Geliştirme’ başlığıyla 24 Ocak 2015 Cumartesi günü İlmi Etüdler Derneği (İLEM) merkezinde gerçekleştirildi. Program, dernek başkanı Lütfi Sunar’ın açılış konuşmasıyla başladı. İLEM’in düzenlemiş olduğu Avrupamerkezciliğin Ötesi Çalıştayı’ndan çıkan sonuca değinen Sunar, açılış konuşmasında bir gereklilik olarak yeni bir sosyal bilim bakışının önemine dikkat çekti. Buna göre Avrupamerkezcilik üzerine yeterince eleştirinin yapıldığını ve artık bunu aşmanın, söz konusu eleştirel tavır neticesince yeni bakış ve yaklaşımların oluşturulması gerekliliğini vurgulandı. Sosyal Bilimlerde Kavram Geliştirme Çalıştayı’nın da bu amaç doğrultusunda düzenlendiğini söyleyen Sunar, düşünmeye imkan sağlayan kavramların önemine dikkat çekti.

‘Sosyal Bilimlerde Kavram Geliştirmenin Temeline ve Usulüne Dair Bazı Meseleler’ başlıklı sunumuyla ilk konuşmayı Tahsin Görgün yaptı. Tahsin Görgün mevcut olan üzerine değerlendirmelerde bulunurken Lütfi Sunar’ın ifadelerine başvurarak kavramların kökeninin Avrupa-Batı merkezciliğin bugün geldiği noktayı açıkladı. İkinci olarak sosyal’in ne zaman söz konusu olduğu, tartışılmaya başlandığını belirterek, sosyal bilimler üzerinden Batı’nın örnekliği ve dünyanın geri kalanının ulaşılacak hedef olarak batıyı örnek almasının altını çizdi. Burada söz konusu algının bir çeşit sömürü metodunu bünyesinde barındırdığı dikkate alındığında, artık dünyanın geri kalanı için Batı kuşkusuz örnek alınacak bir konuma sahiptir. Görgün’e göre maalesef bu durum sadece Batı tarafından değil, dünyanın geri kalanı tarafından da geçerliliğini korumaktadır.

Görgün sözlerine kavram ile terim ayrımına dikkat çekerek devam etti. Bir kavram ortaya atıldığında onun kavramsal karşılığı yerine nominal değerleri üzerine konuşulur. Görgün, isimlendirme hadisesinin önemine dikkat çekerek bunun geçmiş ile devamlı olarak bağlantılı olduğu ve dolayısıyla kavramsal karşılığının bizler tarafından devamlı surette canlı tutulacağını ifade etti.

Sosyal bilim üzerine düşünülmeye başlandığında sosyal’in ne zaman dikkate alındığı önem kazanmaktadır ki, Comte’un sosyolojiyi kurması ve sosyal bilim olarak çalışmaya başlaması, Fransa’da gerçekleşen aristokrasi-sivil toplum ayrımı merkezinde gerçekleşmiştir. Sosyal’in Fransa’da önemli bir konumda bulunuyor olması, aristokrasiyi ve kiliseyi devre dışı bırakarak toplumun nihai hakikat olarak düşünülmesi, sosyoloji yoluyla sosyal olanın önemine dikkat çekiyor ki gerçek hakikatin karşılığı bugün sosyal’in ta kendisidir. Tek tek bireylerin ötesinde biz olanın, toplumun, yani sosyal’in varlığı sosyal çalışmaları gündeme getirecektir ki, Türkiye özelinde bakıldığında cumhuriyet ideolojisinin tümü tam olarak bunu karşılayacaktır.

Görgün’e göre sosyal’in elit tabakası ile bağlantısını sağlayan kesim eğitim özelinde kendisine büyük bir yer bulacaktır. Bu imkan Avrupamerkezli bir sosyal algısının yayılması ve dünyanın geri kalanı tarafından gerçekleştirilen algının Batıya yönelmesini gerçekleştirecektir. Dolayısıyla karşımızda duran husus, yani sosyal denilen hadise bir toplumun kendisini benzeri metotlar ile araştırmaya değer olarak gördüğü takdirde, kendisinde bir araştırma, bir keşfetme amacı görüyorsa sosyal araştırma başlıyor demektir. Bunun neticesinde bütün dünyanın son iki yüz yıl içerisinde neticesine ulaştığı ve yüksek medeniyet ve kültürün sonuna ulaştığı anlamı dikkate alınırsa toplum kendisine yönelik bir şey yapmayacak ve sosyal olanın hali hazırda var olduğu hali ile devam edeceği, o toplumun kendisine ait temel saikleri gerçekleştirmesinin söz konusu olmayacağı görülecektir. Fakat öte yandan sosyal olanı kendisine ait saikler ile dikkate alacak olan toplumun var olana ilişkin kritik ve incelemeleri söz konusu olacaktır ki, bu durum esas itibariyle kavram geliştirebilmenin mümkün olabileceği dikkate alınacaktır. Bu durum bize şunu vurgulayacaktır: “bu toplumun devam etmesi için neler gereklidir?”

Bu soruya cevap arama gayreti, sosyal olana ontolojik arayışlar başlatacaktır ki bu toplumun insanlık için bir anlam ifade ettiği idrak edilecektir. Devamında ise bir toplumun tam olarak özgürlük çabası ortaya çıkacak ve Görgün’ün tabiri ile özü gürleştirmek mümkün olabilecektir. Bu sayede zayıf olan dikkate alınarak gür olanın vurgulanması mümkün olabilecektir. Görgün’e göre bu çaba özgürlüğe yönelik bir çabadır ve esas itibariyle o toplumun sahip olduğu düşüncelerin yeniden canlandırılması yolu ile kendisine karşılık bulabilir.

Çalıştayın ikinci konuşmacısı disiplinler arası çalışabilen birisi. Ayhan Çitil iktisat, matematik, mühendislik, felsefe gibi alanlarda oldukça mesai harcamış bir isim. Sözlerine başlarken kendisinin bu durumuna dikkat çekiyor ve tam olarak yapılması gereken şeyin sosyal bilimin ötesinde bir şey olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla sosyal bilimleri anlamanın ötesinde bir takım arayışların olanaklarına kapı aralıyor.

‘Çağdaş Bilim Anlayışının Eleştirisinden Hareketle Sahne Kuramına Bir Giriş’ adlı konuşmayı yapacak olan Ayhan Çitil sözlerine çalıştayın kapsamına değinerek başladı. Söz konusu olan sosyal bilim kavramlarının yeterince İslâmi olmayışı veya yeterince bizi yansıtmaması sonucu olarak bu şekilde bir arayışın içerisine girildiğini söyledi. Sosyal bilimlerin temelini oluşturan birtakım hususlara değinen Çitil, bu şekildeki arayışların bazı tereddütlere sahip olduğunu açıkladı. Bu tereddütler temelde inanç kaynaklı olmakla birlikte fikir dünyasında hakikatin bilgisine dair kavrayışların ne kadar doğru, ne kadar meşru olduğu sorusundan ileri gelmektedir ki, bu durumda konuşmacı ‘bize ait bir soru var mıdır?’ arayışını gündeme getirmektedir.

Bu arayış esas itibariyle bir kavram geliştirmenin ötesine geçerek kavramları konumlandırma, onların nerede ve niçin durduklarına ilişkin bir çabadır ki bu durum Müslümanın içinde bulunmuş olduğu durumun bir çeşit sahne metaforundan ibaret olduğunu gösterir. Buna göre yapılan her etkinlik bir sahne içerisinde gerçekleşmektedir. Bu sahne kimi zaman birden fazla boyut kazanabilmekte, yani söz konusu eylemin fiziksel boyunu, manevi boyutu, dilsel boyutu vs. olabilmektedir. İnsanın birden fazla sahnede bulunuyor olması bir kenara bırakıldığında, o tam olarak bu sahneyi kuran kişi de değildir. Bu açıdan bakıldığında sahneyi kuranın tam olarak biz olmamakla birlikte, esas sahnenin ve onu kuranın bizden bağımsız olarak var oluyor olması, bizim içinde bulunmuş olduğumuz sahnelerin çokluğu da bu tartışmaların önemini gündeme getirmektedir.

İnsanların seçimde bulunmuş olduğu sahnelere ilişkin bir çeşit ahlâkî zemin var ve bu zemin insanların ahlâkî ve varlıksal tercihler arka planında bir takım tercihler silsilesi karşımıza çıkıyor ki bu durum sahnelerin mahiyetine ilişkin yaptığımız tercihlerin neticelerine dikkat çekiyor. Bu yapılan tercihlerin bir takım bilimsel tercihler olması söz konusu iken, bünyesinde tam olarak en geniş sahneyi göster(e)meyen, sürekli olarak eksik, kusurlu olan sahnenin varlığı ve bizim nazarımızda kavranması bizatihi bilimsel çalışmaların kendisini sorgulamayı gerektirmektedir. Bu sorgulama bilimsel bilgi arayışının bizler için tam olarak ihtiyaca cevap vermediğini ve veremeyeceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken bilimsel bilgilerin mahiyetine ilişkin kavrayışların gerçekleştirilmesi, fakat bunun yanında gerekli ahlâktaya çalışılrim Sorunları Bağlamında Felsefe Geleneğimiz'uramına Bir Giriş'ler'lışmayla alanda yapılacak diğer çalışmalara öncü î çabaların, temelleri oluşturabilecek bağlamlar üzerinden tartışılmasını mümkün kılmaktır. İnsanın kavrayışının sınırlı olması bakımından tesis edilen sahneler bir takım imkanlar sunuyor olsa da, ahlâkî tercihlerimizde bizleri devamlı surette rahatsız edecektir.

Ayhan Çitil’in vurguladığı sahne metaforu sosyal bilimlerin ihtiyaç duymuş olduğu indirgemeci tavrı zorunlu kılacaktır, indirgeme yapılmadan işe yarar bir sahne kurulamaz. Fakat öte yandan bir inanç meselesi olarak konuya yaklaşıldığında daha külli bir sahne söz konusu olmaktadır ve dolayısıyla sosyal bilimlerin kurmuş olduğu sahneler esas olan sahnenin hakikatine ilişkin bir bilgi vermeyecektir. Burada yapılması gereken Çitil’in vurguladığı üzere ahlâkî bir zemin üzerinden kavramları ve sahneleri tartışabilmektir.

Ayhan Çitil’in ardından Ali Utku’nun ‘Kavram ve Terim Sorunları Bağlamında Felsefe Geleneğimiz’ başlıklı tebliğini paylaşacağı bir sonraki oturuma geçildi. Bu oturumda konuşmacı Türkiye’nin modernleşme tecrübesini dikkate alarak kavram ve terim sorunlarına değinmeye çalışarak sahip olunan geleneğin bağlamını vurgulamaya çalıştı. Kavramların mahiyeti dikkate alındığında bütün felsefe geleneklerinde, bu mesele ile uğraşanların kaçınılmaz olarak en çok alakadar oldukları sorunun ‘bir felsefe dili’ oluşturma olduğunu söyledi. Utku, aktarmaya çalıştığı notlarında felsefenin yeniden inşa sürecini dil ve anlam düzeyinde ele almaya çalışarak kavram ve terim bahsini açıklamaya çalıştı. Konuşmacıya göre felsefe yapma etkinliği kavram icat etme, geliştirme etkinliği olarak kabul edildiği takdirde, bu pratiği diğerlerinden ayıran kıstasın özgün yönelimler ile mümkün olabilmektedir.

Utku, Türk geleneği içerisinde felsefe dili alanındaki tarihsel tecrübeyi, Şark-İslâm medeniyetinden Garp medeniyetine yönelişe dikkat çekmeye çalışarak şu ifadeleri kaydetti: Terimler Türk kültüründe son dönemdeki izlenimler dikkate alındığında üç temel merkez, ki bunlar Muhafazakâr, Tasfiyeci, Evrenselci olarak isimlendirilebilir. Bu yaklaşımlar üzerinden Arapça konsensüsünden egemen Türkçe konsensüs alanına geçilmektedir. Bu geçiş bünyesinde eklektik bir yapıyı barındırmaktadır. Buna göre dil alanındaki değişikliğin felsefi kavramların karşılanan manaların anlaşılabilmesi açısından dikkate haiz olduğu vurgulanmaktadır.

Son olarak Teyfur Erdoğdu’nun ‘Dilde Eşanlamlı Kavram Yoktur! ‘Kimlik’ ve ‘Hüviyet’ Örneği’ başlıklı tebliğine geçilerek çalıştay noktalandı. Erdoğdu, bir dildeki kavramların karşıladıkları anlamların, diğer dillerde nasıl algılandığına ilişkin incelemelerde bulunurken kavramların aktarılması ve uyarlanması çabasında karşılaşılan anlam erozyonlarına dikkat çekti. Hüviyet ve kimlik kavramları özelinde yapılan bir karşılaştırmayı bünyesinde barındıran tebliğde, Erdoğdu her kavramın kendi içerisinde farklı anlamlar taşıdığını açıklamaya çalıştı. İki kavramın kökenine ilişkin yapılan araştırmalar sonucu söz konusu olan anlam farklılıkları bugün kullanılan dilin mahiyeti açısından ciddi önem arz etmektedir ki kavramların karşılık geldiği anlam dünyası bu kavramları kullananların zihin dünyalarının anlaşılabilmesi açısından önem arz etmektedir. Erdoğdu’ya göre bu hususlar dikkate alınmadığı vakit kavramlara ilişkin eş anlam bulma, uyarlama, aktarma gibi pratiklerde, kavramların muhtevasında ciddi bozulmalar söz konusu olabilmektedir.