Ahlak ve Öteki Çalıştayı Gerçekleştirildi
Paylaş

Ahlak ve Öteki Çalıştayı Gerçekleştirildi

Geçtiğimiz haftasonu İLEM’de;  değerlendirme, eleştiri ve sorularla müzakereci ve katlımcılaırn da aktif olarak katkı sundukları “Ahlak ve Öteki Çalıştayı” gerçekleştirildi. Çalıştayın ana müzakerecileri Ayhan Çitil, Özkan Gözel, Lütfi Sunar, Ömer Türker, Selami Varlık olan ve üç ana oturumdan oluşan çalıştayın ilk oturumu Lütfi Sunar’ın modaratörlüğünde Ömer Türker’in “Ahlâkî Tecrübenin İnşasında ‘Başka’nın Rolü” adlı giriş mahiyetindeki bildirisiyle başladı:

Özdeşlik ve başkalık ilişkisi etrafında başkalık durumunun metafizik izdüşümleri tartışılan birinci oturumda özdeşliğin değillemesi olarak başkalık bir bütün olarak ahlâkî tecrübelerde öznenin dışında olup da onun inşasına katılan her şey olarak tanımlandı. Yalnız bu ikili ilişki en temelde varlığın çatısı altında bulunduğu için bir tür işteşlik içerir. İnsanî güçlerin muhatapları, insanın tecrübe ettiği bütün varlıktır ve tecrübeye konu olabildiği veya tecrübe edilen olabildiği ölçüde bütün varlık, ahlâkî özne için başkasıdır. Dolayısıyla başkası olmayı temin eden, ahlâkî özneye muhataplıktır. İç ve dış duyuların tecrübeleri keşf, istidlal ve vahiyle ulaşılanları da dahil maddi ve metafizik bütün nesneler başkalık  itibari kavramına dahildir. Kendiliğe ilişkin ispat çabası ortaya çıktığında bilginin ibtidailik durumu olan şuur yok olur. Özdeşliğin bozulduğu her yerde ortaya çıkan başkalık kendini ötekileştirebilen yegane varlık olan insanda içkin ve aşkın boyutlarına ulaşır. Bir birliği ifade eden ikincil akledilirler olan cins, tür v.s kategoriler varsayılmadığında özdeşlik kabul edilemez. Başkalığın yerini ise özne kendini inşa ettikçe özdeşlik alır. Başkanın özneyi bu inşası metafiziksel bir inşa olarak vücud bulur. İlişki iki yönlü imkanları vücuda getiren bir şeydir. Başka kavramı, söz gelişi kardeş kavramı gibi her biri diğeriyle tanımlanan iki tarafı gerektirir. Böylesi mütezâyıf kavramlar, karşılıklı görelilik ifade eder. Bu ilişki, tam da Mutezile imamı Ebû Hâşim’in ahvâl teorisinde iddia ettiği gibi, iki şey arasındaki nispeti dikkate aldığımızda aklın kavradığı bir haldir. Bu hal varlık ve yoklukla nitelenmeye elverişli değildir. Çünkü itibari ve mütazayif olarak başkalığın idrak eden özne tarafından kavranan bir durum olmaktan başka herhangi bir varlığı yoktur. İbn Arabi’de Ayân-ı sabitenin etkenliği karşısında tanrı edilgendir. Fakat saygınlık diğer bir deyişle edep ve ihtiram her türlü ilişki sürecini ifade eder ve düzenler.

Birinci oturumun müzakere kısmında ilk defa başkalık ve özdeşliği  Platon’un Sofist diyaloğunda değinildiği belirtildi. Ayhan Çitil değerli yorumlarıyla bizzatihi düşünme ediminin kendi içinde başkalığı barındırdığını, düşünmede düşünülen nesnenin onun dışında kalanlardan ayrıştırılması ile başkalığın ortaya çıktığını ifade etti. Bildirinin muğlak yanları Ömer Türker tarafından aydınlatıldı: Başkalık itibari olarak özne tarafından inşa edilir. Varlık içre başkalık ve varlık dışra başkalık şeklindeki tasnifte ise varlık ve mevcud olana (ontolojik ve ontik) mühim bir ayrım tahsis edilerek varlığın tümelliği ve kapsayıcılığı, mevcudun ise parçalılığı ve dondurulmuşluğu ifade ettiği belirtildi. Başkalığın epistemolojik önceliği; İnsanın kendi özdeşliğini bilmesi başkasından bağımsız değil. Özne ile nesne arasındaki bağ özne tarafından değil zorunlu olarak ortaya çıkar. Başkalık bir anlam değil haldir. Ben’e yönelik muhataptan doğan ilişki mahremiyeti doğuruyor. Mahremiyet ise muhtaçlıktan ortaya çıkıyor. Ahlak düşüncesi ve onu oluşturan varlık sistemi düzenli ancak sabitesi yok. Bu yüzden anlamı bir davranışla donduran evrensel ahlak yasası v.b. sistemlerin aktif olarak yenilenmesi gerekir.

Metafizikten türeyen ilişkiler ağının tartışıldığı birinci oturumdan sonra değer merkezli bir ahlak düşünümünün tartışıldığı Özkan Gözel’in sunumuyla ve Ömer Türker’in modaratörlüğünde gerçekleşen ikinci oturum “Metafizik Bir İmkan Olarak Etik: Levinas’ta Başkası ve Başkalık” başlığı altında gerçekleşti:

Felsefe dünyayı olduğu gibi bırakır. Fakat değerlerin merkeze alındığı bir anlayışta da sonuç böyle midir? Levinas’da başkası ile ilişki çıkar gözetmez ve verme üzerine ortaya çıkar. Ontolojik anlamda ben öznesi başkasının üstünde fakat etik anlamda başkası ben’in üstündedir. Yüz ya da yüzün ifadesi yer etmemiştir batı ontolojisinde. Varlığın kesâfeti yüzün ifadesini boğuntuya getirmiştir bu felsefede. Başkanın varlığı yüzde ve emir kipinde açığa çıkar. O yüz evsizin, acizin, yoksulun, kimsesizin yüzünde açığa çıkar. Başkası yüzüyle ben öznesinde “var olmaya hakkım var mı” sorusunu doğurur. Levinas bu soruyla etiği metafiziğe önceleyerek bir ilk felsefe olarak kurgulamış ve Leibniz’in “Neden bir şey var da yok değil” sorusunun yerini “var olmaya hakkım var mı” sorusu almıştır. Böylece ontoloji etik tarafından imlenir. Etik anlamda rahatsız olma durumu vicdandır. Tanrıya ulaşmanı yolu aklın spekülasyonları değil öteki ile ilişkidir. Burada başkasının ontik alanı varlığın ötesinde olan tanrının katına taşınmıştır. Tanrı ile ilişki aşkınlığın halel görmesi endişesi ile bilme üzerine değil verme üzerine kurulmuştur. Levinas’da sonsuzluk fikri tanrıdan gelir. Müzakere kısmında Ömer Türker çağcıl ahlak teorilerinin metafizik maskeli hukuki tartışmalar olduğunu dile getirdi ve vahiy olmaksızın tanrının vahiyle bildirdiği tasavvura ulaşılabilir mi sorusuna gelenekten gelen iki cevabı belirtti: Mutezile kelamcıları bu soruya ahkam söz konusu olmadığında kesinlikle ulaşabilir derken İbn Arabi ise insanın ulaşabileceği tanrı fikrinin peygamberin getirdiği tanrı fikri ile özdeş yegane tanrı fikri olduğunu ifade eder. Selami Varlık hoca Ricoeur’den “İçkinlik içermeyen başkalık eksiktir”  sözünü aktardı. Müzakere İmam Rabbani’nin “Sübhan Allah’ın zâtı bu vücûdun da ademin de ötesindedir. Oraya ademinyolu ulaşmadığı gibi, vücûdun dahi orada mecâli yoktur. O vücûd ki kendisini nakzedenademle kâim olmuştur, o Yüce Sultan Hazretin katına nasıl lâyık olur?” sözleriyle sona erdi.

Ahlak ve Öteki Çalıştayı’nın üçüncü oturumu ise yine Ömer Türkerin modaratörlüğünde Selami Varlığın “Ricouer’de Başkalık ve Ahlâklar Çatışması” sunumuyla devam etti:

Etik ve ahlak ayrımı ile başlayan oturumda ilk etapta kavramlar arası nüanlar ortaya konuldu. Aristotalyen bir anlama sahip olan etik ahlak öncesini, iyi yaşama ve mutluluğu kazanma gibi bireysel ve iyi niyetlilik kapsamındadır. Ahlak ise kantçı bir kavram olarak başkalarını içkindir. Etik iyi olarak algılanan eylemlerle geçirilmiş bir hayatı hedef alır; ahlâk ise evrensel olan ve baskı gerektiren yasaklar, kurallar ve zorunluluklar içerir. Aristototelesçi etik teleolojik, gayesel bir boyut taşırken; Kant’ın ahlâk anlayışı deontolojiye, yani ödeve öncelik tanır. Ricoeur’ün ahlak felsefesi üç aşamadan oluşur: Etik, ahlak ve pratik erdem. İlk aşamada birey Nikhomakhos’a Etik’te olduğu gibi iyi yaşama arzusu ile doludur. Fakat etik gaye ile dolu bu aşama zorunlu olarak ikinci aşamayı yani ahlaki kuralların zorunluğunu beraberinde getirir. Burada Ricoeur etik amacın yetersizliğini ve ahlâkın zorunlu gerekliğini savunur. Son aşamada ise evrensel kuralların dondurulmuşluğundan dolayı tikel uygulamalarda çatışma ortaya  çıkar ve tekrar etiğe dönülür. Ricoeur bu aşamaya pratik erdem (sagesse pratique) adını verir. Özen (ihtimam) dışardan elde edilmez. Teleolojik etik proje insanı özene yani karşısındaki ötekine götürdü ki bu da ahlakiliği zorunlu kılıyor. etik gaye her biri bir sonrakini gerektiren üç adımdan oluşur: İlk olarak iyi bir yaşamı hedef almak; ikinci olarak bunu başkalarıyla birlikte ve onlar için yapmak ve son olarak da bunu adil kurumlarda gerçekleştirmek. Deontolojik etik de kendi içinde üç aşamadan oluşuyor. İlk olarak insanı eylemlerinin faili olarak görmek kendinin takdiridir. Bu takdir yitirildiğinde mükellefiyet te ortadan kalkar. Kendi demek ben demek değildir. Başkalık anlamını da içerir (çapraz takdir). Kendinin takdiri devamında başkasının takdirini gerektirir. Ben kaygısının narsisizme dönüşmesine engel olmak için karşıdaki insanın da kendilik kaygısını takdir gerekir Ereksel etik sömürge ve şiddet riski taşır. Bu yüzden deontolojik ahlaka geçilmeli ve başkasının takdirin de ise başat nokta saygıdır. Deontolojik ahlak formalistdir, kuralcıdır. Bu yüzden etik ve ahlak arasında hem devamlılık hem de karşıtlık var. Ancak birinci adımın aşırılıkları ikinci adım tarafından yasalarla törpülenir. Ricouer Aristo ve Kant etiği arasında bir diyalektik kurar. Onun bu uzlaşımcı tavrı Gadamer’in de belirttiği gibi felsefesinin baskın karakteridir. Ricoeur negatif anlamdaki çatışmayı önlemek için tekrar üçüncü adımda ahlakta etiğe geçer; normun dolayımınan geçerek zenginleşmiş bir etik. Felsefe de Sophokles tragedyasından yola çıkarak din, mit v.s söylemlerle yüzleşmeli. Sonsuzluk kesinliğin zıddı değil önceliklisidir. Ahlaki çoğulculıkta rölativizme düşme tehlikesi, karşılıklı şiddet patlağı verecek bir tahammüllülük riski vardır, bu durum karşılıklı bir gözetimden çok uzaktır. Bu yüzden evrensel ahlakla ahlaki çoğulculuk arasında evrensel kültürler, medeniyetler ve ahlak sistemlerinin birbirleri ile müzakereye girmesi suretiyle bir denge kurulmalıdır. Bir ahlaki sistemi yalnız bıraktığında kendi değerlerini dondurur. Müzakere kısmında ise Ricoeur’ün düşüncelerine Özkan Gözel tarafından senkretik, işlevselci, biçimsel ve ruhu olmayan şeklinde eleştiriler getirildi. Dinin Ricoeur’ün bu üçlü tasnifindeki yeri sorgulandı. Ayhan Çitil evrenselliğin ancak biçimsellik pahasına elde edildiğini söyleyerek rasyonalitenin bu biçimselcilikle kendi dışınında olan her şeyin kötü olduğunu ve doğuyu bertaraf ettiğini ifade etti,  Ricoeur’de evrensel ahlakın çoğulluk kipini nasıl aldığını sorguladı. Bazı durumlarda adil olmak için yasayı paranteze almak taviz değil yasanın kendine rağmen azametini gösterir. Hermenötik’in ruhu belki öteki haklıdır ilkesine dayanır bu da Ricoeur’ü uzlaştırmacı olmaya zorlamıştır. Fakat bu uzlaştırmacılık senkretik ve orta yolu bulma derdi değildir. Çünkü bir zamanda A olan başka bir zamana geçtiğinde B’ye dönüşür. Ricoeur’ün yapmaya çalıştığı şey benmerkezcilikten ziyade merkezdışı bir özne olmaktır. Bu tutumu ise Aydınlanmaya borçlu. İndirgeyemediği, kontrol edemediği her şey ben’i merkez dışı kılıyor. Ahlak öteki ile buluşmaktan doğuyor. Dinin temelinde altın kurullar var fakat Ricouer’de mutlak değer anlayışı yok. Karşılıklı şiddet olmadığı ve dinleme kapasitesi olduğu müddetçe çoğulculuk ortaya çıkar.